Bazı şeyleri duyduğumda, içimde çoktan yer etmiş olduklarını fark ediyorum.
Yeni bir bilgi gibi değil de,
sanki içimde çoktan oluşmuş ama kelimelere dökülememiş bir kıvılcım,
bir başkasının cümlesinde kendini tanıtıyor gibi.
Işığın bir başlangıç olduğunu ilk kez o zaman fark ettim.
Daha doğrusu, içimde bunun hep öyle olduğuna dair bir his vardı da
sadece zamanı gelmemişti.
Bana ait olan bir şeyi, dışarıdan biri hatırlattığında hissettiklerim gibi.
Bazı anlar vardır; gözle görülemez, ölçülemez ama hatırlanır.
Orada bir şey olur.
Bir titreşim.
Bilinçli farkındalıkla tarif edilemeyecek bir şey.
Birleşmenin, oluşmanın, doğmanın ilk ve sessiz işareti.
Ve sonra bir yerde öğrendim:
Bir hücreye sperm girdiğinde, içeride küçük bir ışık patlaması oluyormuş.
Çinko iyonlarının salınımıyla ortaya çıkan, bilimsel olarak gözlemlenebilir bir parlama.
Yani hayatın başlangıcında, gerçekten de fiziksel bir ışık var.
Aynı şey evrenin başka bir köşesinde de oluyor:
Füzyon reaksiyonlarında, atom çekirdekleri birleştiğinde de ışık ortaya çıkıyor.
Birinde canlılık, diğerinde yıldız doğuyor.
İkisi de birleşme,
ikisi de ışıktan doğum.
Beni etkileyen, bu iki olayın fiziksel benzerliği kadar
taşıdığı anlamın benzerliği.
Bir şey bir şeyle birleştiğinde,
bir titreşim oluşuyor.
Ve ışık, o birleşmenin görünür ya da görünmeyen, ama hissedilebilir yankısı.
Yani ışık, sadece sonucu değil, tanığı da o oluşun.
Ve bu, bana bazı şeylerin neden bu kadar derin hissettirdiğini anlatıyor.
Bir cümleyle karşılaştığında, bir şarkı duyduğunda, biriyle göz göze geldiğinde,
neden içten içe bir “oldu” hissi duyduğunu…
Çünkü o anlarda da belki bir şey birleşiyor.
Ve içeride — göremesen de — ışık çıkıyor.
Işık hep bir başlangıçtır.
Ama her ışık görünmez değildir.
Bazısı içte yanar, dışa ulaşmaz.
Ama senin yönünü belirler.
Kimi zaman bir fikrin doğuş anında,
kimi zaman gözlerinin içine baktığında hiçbir şey söylemeden anladığın kişide,
kimi zaman bir sessizliğin içinde, bir cümlenin ucunda.
İçten gelen o “evet” hissinde.
İnsan büyüdükçe, ışığı dışarıdan beklememeyi öğreniyor.
Güneş her gün doğuyor, ama ne zaman gerçekten aydınlandığını
ancak içindeki gölgeyi fark ettiğinde anlıyorsun.
Bazen de bir insan seni aydınlatmıyor,
ama onunla birlikte karanlığı ilk kez görebiliyorsun.
Ve ben sanırım uzun zamandır
bana kendimi hatırlatan bir ışık arıyordum.
Bir şeyin dışımda değil, içimde başladığını duyuran
küçük, kısa süreli bir parlama.
Bir göz kırpışı kadar belki.
Ama gerçek.
Dışarıdan görünenle içeride yanmak aynı şey değil.
Bazen hiçbir şey söylemeden, sadece o ışığın doğduğunu hissettiğinde,
artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlıyorsun.
Ve bu değişim sessizdir.
Ama kalıcı.
Bazı bilgiler vardır; seni bir şey sandığın yerden alıp başka bir noktaya koyar.
Seni sen yapan anların, dıştan değil içten parlayan ışıklarla olduğunu anlatır.
İşte bu, sözcüklerle değil,
sadece o ışıkla hatırlanabilir.