Kendini tanımak… Herkesin peşinden koştuğu o “netlik”, benim için fazlasıyla dar bir çerçeve gibi geliyor. Kendimi tanımak istiyorum, evet—ama bir tanıma dönüşmek istemem. Tanım, sınır demek. Ve sınır, bazen kendini korumak değil, içindeki ihtimalleri hapsedecek kadar keskin olabilir.
İçimde seçmemeye dair bastırılamayan bir eğilim var. Sanki bir şey seçtiğimde, diğer tüm olasılıkları sessizliğe gömüyorum. Ve o sessizlik ağır geliyor. Çünkü bir karar verdiğimde sadece bir yöne gitmiyorum; artık asla olamayacağım diğer hâllerimden vazgeçiyorum.
Bazen biriyle karşılaşırım, tanımasam da tanınmış gibi hissederim. Sanki bir hareketi, bir duruşu, içimde bir yankıyla buluşur. Onu tanımlamam gerekmez. Bilirim.
Ama tanımlarsam, o hissin dokusu bozulacakmış gibi gelir. Çünkü bazı duygular, ancak sezgiyle yaşanabilir; kelimeye döküldüğünde hafifler.
Bazen içimde bir ağırlık oluşur. Sanki zihnimin içinde binlerce ihtimal aynı anda konuşur.
Ve ben birini seçtiğimde diğerlerinin sesini kaybetmekten korkarım.
Bu, başkalarının göremeyeceği bir uğultu.
Benim sessizliğim, dışarının anlayamayacağı bir derinlik.
Bir tanıma yönelmek beni sabitler diye çekindim çoğu zaman.
Çünkü mesele bir şeyi seçmek değil; onunla birlikte tek bir versiyonuna dönüşmek.
Oysa ben kendimi tanımlamaya değil, açık bırakmaya çalışıyorum.
Bir cümleye dökülmemiş duygular gibi.
İçimde kalan bazı sahneler var. Anlatmadım. Çünkü anlatırsam eksilirler.
Bir yürüyüş, iki basamak, bir anlık boşluk…
Bazı şeyler dile geldiğinde değil, saklandığında gerçek.
Yazmak bir yol oldu sonra. Ama o da bir seçim.
Yazarken bile bazen bölüyorum kelimeleri.
Yarısını bırakıyorum, yarısını içimde tutuyorum.
Çünkü hissettiğim şey çoğu zaman söylenmemiş olanda gizli.
Ve artık biliyorum:
Ben tanımlamaya karşıyım. Ama yarın tanımlayabilirim de.
Bu çelişki değil. Bu özgürlük.
Bugün seçmemek, yarın seçebileceğim alanı korumak.
Bazı şeyler sadece belirsizlikte büyür.
Ve bazı insanlar sadece özgürken.