Çok sevdiğim bir dize var İsmet Özel’e ait:
“Hata yapmak fırsatını Âdem’e veren sendin; bilmem onun talihinden ne kadar düştü bana.”
Hepimizin öğrendiği ve zamanla kalıplaştırdığı doğrular var. Bazılarını sorgulamaya bile korkarız; çünkü zihnin bütün işlemleri o temel kodların üzerine kuruludur. Bu kodlardan birini değiştirmek, günlük konuşmalardan bir “merhaba”ya kadar her şeyi sekteye uğratabilir. Hatta sanki tüm dosyalar yeniden açılıp tek tek gözden geçirilmek zorunda kalır.
İnsanları da çoğu zaman bu doğrular üzerinden tartarız. Bu bana hep benlik ve egonun bir tezahürü gibi gelir: varlığını meşrulaştırma çabası. Çünkü daha doğrusunun ihtimali bile insanı içten içe rahatsız eder. Doğru değişirse, kişi de değişmek zorunda kalacaktır; kimse kendi temel yazılımını öyle kolay kolay riske atmak istemez.
Ben insanları çok yargılardım. Evde öğrendiğim buydu. Ama yargıladıkça yaşadığım alanın daraldığını, yetişkinliğe geçiş sürecimde yavaş yavaş fark etmeye başladım. İçimden gelse bile hata korkusuyla duraksadığım anlar çoğaldı; çünkü dışarıyı ne kadar eleştirirsem, içimdeki yargıç da o kadar katılaşıyordu. Bir başkasına aptallık ya da hata hakkı tanımadığım her durumda, kendi hakkımdan da vazgeçtiğimi çok geç fark ettim.
Bu yüzden bu dönüşümü bir kişisel gelişim meselesi olarak değil, özgürlüğe atılan bir adım olarak görüyorum. Bahsettiğim şey, sadece hata yapma korkusu değil; insanın kendi alanını, kendi nefesini daraltması.
Pragmatik bir yerden bakınca bile, yargıyı gevşetmenin bize zarardan çok faydası var. Çünkü yargı, başkalarından önce bizi sınırlar. Yargı ne kadar keskinse, hareket alanımız da o kadar kısıtlı olur.
Yine de her düşünceye bir dipnot gibi eklemeyi doğru bulduğum ölçülülük meselesi var. Her istisnayı önceden düşünebileceğimi sanmıyorum zaten iddiadan ziyade belki ölene kadar her düşünceyi bir tez gibi görmek ve gelişmelerine izin vermek yapabileceğim en doğru şey gibi geliyor bana…