Desiderium

Dümenin arkasından karanlığa doğru baktı. Elinde gaz lambası tutan miçonun loş ışığının dalgaları eskisinden daha bilinmez yapmasını gördü.

Fırtına doğruydu. Denizin onlara savaş açması doğruydu. Ama kuzey yıldızının yokluğu, pusulanın yönleri ayırt edememesi yanlıştı. Nereye gittiklerini bilmiyorlardı.

Kaptan dümeni ilk çevirdiği andan itibaren pusulası ve yıldızı dışında bir şeye bakmamıştı. İlk defa gemidekilere baktı. Güvertede sadece uyuyorlardı; onları hiç uyanık görmediğini anımsadı. Ama olamazdı.

Dikkat kesildiğinde yavaş yavaş uyandıklarını gördü. Hepsi endişeliydi. Yön yoktu. Halbuki o limana birkaç gün önce gitmişlerdi ve sadece kaptan biliyordu yönün orada kaybolduğunu. Neden orada beklememişlerdi peki?

Yavaş yavaş hatırlamaya başladılar. Kaptan hatırladı. Halkı onlara bir yarın daha vermemişti gençliğindeki ziyaretinden sonra. Kalıcı olmak istemişti.

“Evet, bir evin olabilir ama bizden biri olamayacaksın,” demişlerdi.

Üstelik pusulası da orada düşmüştü. Bu onların hakkıydı. Limanın ve toprakların sahibi onlardı. Ama şimdi ne yıldız ne de pusula vardı.

Tayfadan biri eve dönüp ticaret yapalım dedi. Öbürü yeni bir liman bulalım dedi. Hepsi haklıydı belki. Ama kimse bu yolculuğun hiçbir zaman neye doğrulduğunu düşünmemişlerdi. Sadece yıldıza bakarlardı.

Kaptan hem yıldıza hem pusulasına.

Şimdi herkes cahildi. İlk defa denize açılmışlardı sanki. Ulaşamadıkları o yön onların gece uykusuydu, sabah ne yapacaklarını bilmeleriydi. Elbette o konforda küçük endişeler büyürdü. Gemiyi de onlar yürütürdü belki.

Eve dönmek utanılacak bir şey değildi. Bir limanları yoktu artık.

Peki niye gelmişlerdi buraya kadar?

Kaptan kaptan olmuştu, tayfa tayfa. En sonunda yerleşecekleri liman yıldızla birlikte gitmişti.

Yorum bırakın