De profundis

İki gündür yoldaydı. Uzakta harabeler görünmeye başlamıştı. Onları gördüğünde, hiç bu hâle geleceğini tahayyül edemeyen insanları düşündü; belki kendisi de edemezdi.

Harabelere vardığında tek ihtiyacı, rüzgârı kesecek dört duvardı. Bu ihtiyaçla, merakın harmanlandığı meseleydi ona göre: İnsan ne kadar kötü durumda olursa olsun, nefeslenecek vakti varsa lüks dürtülerini de ihtiyacının içine katar, o potada eritirdi.

Etrafı keşfetmeye koyuldu. Geceyi geçirebileceği bir yer buldu; bir binanın her türlü tehlikeye “beklenmemeye” izin vermeyen bir köşesini seçti. Ateşini yaktı, uykuya hazırlanmaya başladı.

Harabeler gece daha çok şey anlatıyordu. Hem bir hiçliği hatırlatıyor, hem de bir anlam katma mücadelesi taşıyor gibiydi. Sanki “neyse oydu” ya da “ne isterse oydu.” Üzerine düşünmek istedi ama kendini zorlamadı. Anlatacakları bir şey varsa, ona bir şekilde yansıtacaklardı; onda bir kıvılcım yakacaklardı… ya da hiçbir şey olmayacaktı.

Sabah, güneş tozları parlatarak gözüne çarptı. Gözünü açarken eliyle güneşi engellemeye çalıştı. Kül olmuş ateşi gördü, esnedi ve kalktı.

Binada işe yarar bir şey var mı diye aramaya koyuldu. Katları tek tek araştırdı ama eline sadece korunmuş bir defter geçti. Çantasına attı. Haritasını açtı ve bir sonraki durağına baktı: önce sahile inmeliydi. İki günlük bir yürüyüş olacaktı.

Yola koyuldu.

Bugün fazla esmiyordu. Hava duygusal değildi anlaşılan. Güneş batmaya yakın, kalın gövdeli bir ağaç seçti; ateşini yaktı ve gece yine geldi.

Çantasını karıştırırken eline defter geldi. İçinden düşündü: “Hep de böyle olur. Defter elimize ilişir; anlatılan her hikâyede duyduğum gibi.” Hafif gülümsedi.

Kendini bir dramanın içine de atabileceğini düşündü ama duyduğu hikâyelerdeki dramalar kusursuzdu. O ise kendini zorlarsa ancak bir rol alabilirdi sanki. Belki onda bir yanlışlık vardı; ya da belki “bu hayatta yerim yok” dramasını yaşıyordu. Belki de o hikâyeler fazlasıyla duyulmak istiyordu.

Defteri açtı ve rastgele bir sayfayı okumaya başladı:

“Uyanık mısın? Neden gözlerin kapanmadı hâlâ; yoksa beni mi düşündün? Umut bana öyle söyledi… biraz yalancıdır ama günü kurtarır.

Benim gücümü artırır.
Neyse, keselim; nasılsın? Haber alamıyorum senden. Yıldızlar benimle konuşmuyor.

Biraz sitem ettim gibi… o kadar hakkım var galiba, ne dersin? Katılmaz mısın? Evet, haklısın. Sen her şeye sahipken ben değilim.

Ayrıca bu zincirler biraz sıkıyor.
Artık kurtulmamı tavsiye eder misin?
Doğru, aslında ben bilirim… ama fikrini duymak isterdim; burada biraz.

Eskiyen bir hatıra, vitrin süsü gibiyim. Bana biraz ses vermelisin.
Evet, özür dilerim; haddimi aştım. Sen keyfine bak. Bu vitrinden seni izlerim; bir yere gidemem. Evet, böyle sözleri sevdiğini biliyorum.

Burada olacağım. Ben bekliyorum burada. Zincirlerim aslında biraz rahat.

Şimdi daha iyiyim. Kendine iyi bak.
Mutlaka görüşeceğiz “

Çok da anlamlandıramadı ama en azından zihni başka bir düşünceyle meşgul olmuştu. Gözlerini kapadı, ellerini göğsünde birleştirdi ve ateşe sırtını döndü.

Uyandığında güneş doğmamıştı. Üşümüştü. Şafak söküyordu. Sahil kuzeydeydi; temposu yeterli olursa bu gece varabilirdi ama karanlıkta gitmek istemiyordu.

Mahmurluğuyla toparlanıp kuzeye doğru yürümeye başladı. Kafasında defterdeki “vitrin” imgesi dolanıyordu. O kadar yalnız kalmıştı ki dışarıdan aldığı herhangi bir şey zihninde yer edebiliyordu.

Öğlen güneşine lanetler okudu. Öfkelenecek bir şeyler bulması güzel olmuştu; belki bu da bir ihtiyaçtı. Gölge bir yer aradı. Orada bir araba vardı; gitti, yere çömelip arabaya yaslandı. Burada, geçerli bir mazeretle dinlendi.

Böyle anlarda geçmişten birkaç enstantane görürdü. Belki bilinç akışı arabayla tetiklenmişti ama o görmezden gelirdi; onun için sadece “şu an” vardı. Ne bir mirası, ne yarını… Acaba gitmek istediği yer bir “yarın umudu” mu verecekti ona?

Kendini uygun şartlarda büyüyebilen bitkilere benzetti; sonra bu benzetmeye bir süre sonra anlam veremedi.

Yola devam etti. Gözlerini yere çevirdi ki adımlarına bakarken uzak olan sadece bir sonraki adım olabilsin. Bunu içgüdüsel yapmıştı.

Güneş batmaya yakın, tahmin ettiğinden daha hızlı sahile varmıştı. Geldiği kayık, onu bağladığı yerde hâlâ bekliyordu. Bu gece burada kalacaktı; yarın sabah denizi aşıp topluluğuna geri dönecekti. Gözlemlerini paylaşacaktı ama tek gözlemleyebildiği, kendi içindeki sessizlikle olan diyaloğuydu.

Sanki gözleri ters dönmüş; yol boyunca kafasının içine bakmıştı.

Ateşini yaktı. Düne göre daha huzurluydu. Defteri açtı ve okumaya başladı:

Bir yer var uzakta; gitmek imkânsız gibi. Yollar bozuk, taşlı. Bense rüzgâr gibiyim: hem deli, hem istikrarsız.
Bir ev… bir kulübe… İçinde iki kişi. Kitapları var, şömineleri var. Genlerime işleyen bir görsel bu; bir kitaptan alıntı gibi, fazla imgeli. Bir uçurtma sanki: göğe kalkacak ama ipi elde değil.
Devlerle karşı karşıyayım. Devler hem kurnaz, hem güçlü. Ben küçülüyorum.
İdealize ettiğim dünya böyle değildi. Sonunda ben kazanmalıydım. Ama burada herkes “özel” “mükemmel” . Matematik bile yok: iki artı ikinin sonucu yok; bir sonu yok. Bağlantı yok, örüntü yok. Sadece tekerrür var.
Geleceği bilirsen, o gelecek bilinemez. Bu da bir tür ceza.
Bakışlar… namlu mu ki? Terliyorum. Eziliyorum. Hayatımın bir dönemi sanki sınırlı. Şans benimle mi, değil mi? Gereğinden fazla deri değiştiren bir yılanım. Burada yılanın bir imgesi bile yok; sadece “deri değiştirmesi” var.
Anlaşamıyor muyuz? Olsun, anlaşırız.
Ben bir kaosum; sense muamma.
Devler nasıl bu kadar kurnaz olur? Ben özel olmalıydım, çünkü eksiğim. Adaletli olan bu mu? Sonunda ben kazanmalıyım.
Gözlerimi açıp bir şarkı söyleyebilirdim belki… Karnımdan konuşmasaydım. Vücudum kasılırken boğazım düğümleniyor; nasıl yapayım? Sıramı bekliyorum. Çünkü adım bir şeyler ifade edecek. Ama toparlamaya çalıştıkça dağılıyorum.
Belki kesinlikten uzak olmak beni endişeye sürüklemiyor. Beni korkutan, kesinliğin beni bir yola zorlaması: yanlış yola girip vazgeçememek.
Midemde hep kapalı bir hava. Güneş açmıyor. Ve şu sıralar, uzun zamandır “mutlu” ve “huzurlu” olduğum yer şu: uyuşuk bir bedenle ve uyuşuk bir zihinle yatmak, uyumak;
Güneş bende de açılsa… gözlerim parlayacak. Parıldayan gözlerim bir umut ışığı yakacak.
Ben kaosum, sen muamma.
Savaşlarım yılgın geçiyor. Hiç muzaffer olamamış bir komutanım ben: büyük umutlarla başlayıp, kuşatma direnç gösterince terk eden.
Ama bir kale ile bir insan aynı şey değil. İnsanlar kale ise bile: ya kapıdan girersin ya da dönersin. Başka türlüsü olamaz.
Kaybettiklerim, kuyruğuma takılmış tenekeler gibi… beni aşağılıyor, zulmediyor
Ben bir baykuşken kartallara saldırabilirim. Mantığı yok; ama yapabilirim. Çünkü yapabilirim. İstemek ve irade göstermek benim tasarrufumda.
Bir gün bir dev gördüm: mabedime yeltendi. Kapılar açıktı ama mahremi göremedi. Dev dalamadı, yapamadı. O da bilir ki kapılar sadece “açılırsa” anlamlıdır.
Kale fethedilemez. Kale seni içine alır.
O kapılar bana açık mı, bilmiyorum.
En azından devin girdiği ve hoşça vakit geçirdiği yer… Ben oralarda durabilir miyim? Ben o avludaki kuyuya inebilir miyim?
Kuyu üzerime kapanmadan suya indiğimde, idealize ettiğim suyun zehri beni zayıflatır mı? Boşluğa bakıp boşluğu nasıl doldururum?
Askerlerimle geldiğimde, kalenin kapıları bana sonuna kadar açılır mı? Ve cennete girebilir miyim?

Hepsi muamma.
Kendimi bir kumandandan ziyade bir dilenci gibi hissetmemi ne önleyebilir? Arzu ediyorum. Ama dingin bir akıl, beni gerçekten güçlü kılardı.

Ama hayat bu: Güneşin doğmasını engelleyemezsin.

Bu sefer bir şeyler söylüyor gibiydi gerçekten. “Çevredeki en sıkıcı defteri bulmuş olabilirdim,” diye düşündü. Geçmiş güneşli günleri anlatan bir defter olamaz mıydı? Zaten karanlık olan bu durumda, karamsar ve felsefi olduğunu düşünen birinin günlüğünü neden okuyacaktı ki?

Demek ki karnın tokken ne hissedeceğini de seçebiliyordun. “Bu adam bu zamanda nasıl hayatta kalırdı acaba?” diye düşündü.

Bunları düşünürken yıldızlara bakarak uyuya kaldı.

Yorum bırakın