Teknenin ölümü şiirine bir his

Benim teknem… Yalnızlık dedin, denizin tek yasası… Şemsiyenin gördüğü, denizin de mi tek yasası? Dalgaların kıyıya vurmamasından korkuyorum. Denizde kalabalıklaşmak da korkutuyor beni. Yalnızlık tekrar vurduğunda kıyıya çıkamayacak kadar yorgun; tekneme argın, yelkenine güvensiz…

Kaya arayan kâbuslar, kâbuslar yaratan korkular, korkular doğuran denizin karanlığı… Denizin derinliği, kumlar, sonsuz olasılıklar… Balıklar; şuursuz, kibirli balıklar… Unutkan deniz, derin balıklar. Sığ teknem, gidiyor, yol alıyor. Anılara karışıyor köpükler, izleri siliniyor her kürekte. Rüzgar bazen önde, bazen arkada… Balıklar bazen sevgili, bazen umursamaz. Tekne onları geçmeli.

Ben ve teknem… Kıyıdan uzak yaşamak ne zor! Altımdan kayıyor teknem. Yıldızlar, bitmek bilmeyen hayaller… Hep daha uzak yıldızlara yelken açıyor teknem. Suyu dele dele gidiyor. Suya atlamak istiyorum, derinlere dalmak… Oltam yok; merhametim var. Balıkları besliyorum. Köpek balıklarını… Onlara üstünlük kuruyorum. Tekne sallanıyor. Oltam yok, onları tutmuyorum. Onları besliyorum, bilmiyorum. Belki başka… Akıtmazlar kanımı.

Zıpkınlı dev geliyor aklıma, koruduğu deniz kızıyla beraber. Kız daha kıyıya çıkmamıştı. Ben de teknedeydim zaten. Teknemi yanaştırdım, büyük ilhamlarla. Rüzgar sertti her zamankinden. Zıpkınlı devden sıyrılıp deniz kızına baktım. Gözlerimiz çarpıştı, aynı kutuplu mıknatıs gibi… Sonra kutuplar zıtlaştı. O, kıyı için bir hikaye; ben, tekne ve deniz için sonsuzluk gördüm. Gözlerimiz birleşti bundan hallice…

Gözler, sözlerden daha mı çok şey anlatırdı? Belki de öyleydi. Tekneme bindi. Gözler birbirlerini buldular. Kıyı yaklaşıyordu. Gözler gözlerdeydi. Kıyıya çıktı, üfledi. Kız, yelken şişti. Kıyı uzaktı artık. Gözler kıyıdaydı bu sefer. Bir şemsiye göründü sadece. Kayalar boğuldu denizin dalgasıyla. Balıklar çok acımasızdı.

Kıyıdan ayıramadım gözlerimi. Balıklar kemirdi bedenimi. Kıyı çarpıntılıydı; bozulan sözlerle, yeminlerle doluydu. Kıyı usuldandı. Deniz yalnızlıktı; gittikçe boğan… Yelken şişmiyordu. Kayalara gitmek istemedikçe…

Belirsizliğin Potansiyeli ve Özgürlük

Kendini tanımak… Herkesin peşinden koştuğu o “netlik”, benim için fazlasıyla dar bir çerçeve gibi geliyor. Kendimi tanımak istiyorum, evet—ama bir tanıma dönüşmek istemem. Tanım, sınır demek. Ve sınır, bazen kendini korumak değil, içindeki ihtimalleri hapsedecek kadar keskin olabilir.

İçimde seçmemeye dair bastırılamayan bir eğilim var. Sanki bir şey seçtiğimde, diğer tüm olasılıkları sessizliğe gömüyorum. Ve o sessizlik ağır geliyor. Çünkü bir karar verdiğimde sadece bir yöne gitmiyorum; artık asla olamayacağım diğer hâllerimden vazgeçiyorum.

Bazen biriyle karşılaşırım, tanımasam da tanınmış gibi hissederim. Sanki bir hareketi, bir duruşu, içimde bir yankıyla buluşur. Onu tanımlamam gerekmez. Bilirim.

Ama tanımlarsam, o hissin dokusu bozulacakmış gibi gelir. Çünkü bazı duygular, ancak sezgiyle yaşanabilir; kelimeye döküldüğünde hafifler.

Bazen içimde bir ağırlık oluşur. Sanki zihnimin içinde binlerce ihtimal aynı anda konuşur.

Ve ben birini seçtiğimde diğerlerinin sesini kaybetmekten korkarım.

Bu, başkalarının göremeyeceği bir uğultu.

Benim sessizliğim, dışarının anlayamayacağı bir derinlik.

Bir tanıma yönelmek beni sabitler diye çekindim çoğu zaman.

Çünkü mesele bir şeyi seçmek değil; onunla birlikte tek bir versiyonuna dönüşmek.

Oysa ben kendimi tanımlamaya değil, açık bırakmaya çalışıyorum.

Bir cümleye dökülmemiş duygular gibi.

İçimde kalan bazı sahneler var. Anlatmadım. Çünkü anlatırsam eksilirler.

Bir yürüyüş, iki basamak, bir anlık boşluk…

Bazı şeyler dile geldiğinde değil, saklandığında gerçek.

Yazmak bir yol oldu sonra. Ama o da bir seçim.

Yazarken bile bazen bölüyorum kelimeleri.

Yarısını bırakıyorum, yarısını içimde tutuyorum.

Çünkü hissettiğim şey çoğu zaman söylenmemiş olanda gizli.

Ve artık biliyorum:

Ben tanımlamaya karşıyım. Ama yarın tanımlayabilirim de.

Bu çelişki değil. Bu özgürlük.

Bugün seçmemek, yarın seçebileceğim alanı korumak.

Bazı şeyler sadece belirsizlikte büyür.

Ve bazı insanlar sadece özgürken.

Işıkla Başlayan Şeyler

Bazı şeyleri duyduğumda, içimde çoktan yer etmiş olduklarını fark ediyorum.

Yeni bir bilgi gibi değil de,

sanki içimde çoktan oluşmuş ama kelimelere dökülememiş bir kıvılcım,

bir başkasının cümlesinde kendini tanıtıyor gibi.

Işığın bir başlangıç olduğunu ilk kez o zaman fark ettim.

Daha doğrusu, içimde bunun hep öyle olduğuna dair bir his vardı da

sadece zamanı gelmemişti.

Bana ait olan bir şeyi, dışarıdan biri hatırlattığında hissettiklerim gibi.

Bazı anlar vardır; gözle görülemez, ölçülemez ama hatırlanır.

Orada bir şey olur.

Bir titreşim.

Bilinçli farkındalıkla tarif edilemeyecek bir şey.

Birleşmenin, oluşmanın, doğmanın ilk ve sessiz işareti.

Ve sonra bir yerde öğrendim:

Bir hücreye sperm girdiğinde, içeride küçük bir ışık patlaması oluyormuş.

Çinko iyonlarının salınımıyla ortaya çıkan, bilimsel olarak gözlemlenebilir bir parlama.

Yani hayatın başlangıcında, gerçekten de fiziksel bir ışık var.

Aynı şey evrenin başka bir köşesinde de oluyor:

Füzyon reaksiyonlarında, atom çekirdekleri birleştiğinde de ışık ortaya çıkıyor.

Birinde canlılık, diğerinde yıldız doğuyor.

İkisi de birleşme,

ikisi de ışıktan doğum.

Beni etkileyen, bu iki olayın fiziksel benzerliği kadar

taşıdığı anlamın benzerliği.

Bir şey bir şeyle birleştiğinde,

bir titreşim oluşuyor.

Ve ışık, o birleşmenin görünür ya da görünmeyen, ama hissedilebilir yankısı.

Yani ışık, sadece sonucu değil, tanığı da o oluşun.

Ve bu, bana bazı şeylerin neden bu kadar derin hissettirdiğini anlatıyor.

Bir cümleyle karşılaştığında, bir şarkı duyduğunda, biriyle göz göze geldiğinde,

neden içten içe bir “oldu” hissi duyduğunu…

Çünkü o anlarda da belki bir şey birleşiyor.

Ve içeride — göremesen de — ışık çıkıyor.

Işık hep bir başlangıçtır.

Ama her ışık görünmez değildir.

Bazısı içte yanar, dışa ulaşmaz.

Ama senin yönünü belirler.

Kimi zaman bir fikrin doğuş anında,

kimi zaman gözlerinin içine baktığında hiçbir şey söylemeden anladığın kişide,

kimi zaman bir sessizliğin içinde, bir cümlenin ucunda.

İçten gelen o “evet” hissinde.

İnsan büyüdükçe, ışığı dışarıdan beklememeyi öğreniyor.

Güneş her gün doğuyor, ama ne zaman gerçekten aydınlandığını

ancak içindeki gölgeyi fark ettiğinde anlıyorsun.

Bazen de bir insan seni aydınlatmıyor,

ama onunla birlikte karanlığı ilk kez görebiliyorsun.

Ve ben sanırım uzun zamandır

bana kendimi hatırlatan bir ışık arıyordum.

Bir şeyin dışımda değil, içimde başladığını duyuran

küçük, kısa süreli bir parlama.

Bir göz kırpışı kadar belki.

Ama gerçek.

Dışarıdan görünenle içeride yanmak aynı şey değil.

Bazen hiçbir şey söylemeden, sadece o ışığın doğduğunu hissettiğinde,

artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlıyorsun.

Ve bu değişim sessizdir.

Ama kalıcı.

Bazı bilgiler vardır; seni bir şey sandığın yerden alıp başka bir noktaya koyar.

Seni sen yapan anların, dıştan değil içten parlayan ışıklarla olduğunu anlatır.

İşte bu, sözcüklerle değil,

sadece o ışıkla hatırlanabilir.

Mükemmellik Hissi

İnsanın kendini mükemmel hissettiği an, çoğu zaman en kırılgan olduğu andır.

Çünkü mükemmellik sabit bir zirvedir; üzerinde yürünmez, sadece bakılır. Ve bakarken düşülür.

Ben bu yüzden mükemmelliğe temkinli yaklaşırım. Kendimi zirvede hissettiğimde bilinçli olarak dengesizleştiririm. Terazimi sallarım. Kelimeleri seçmem, seçtiklerimi bozmak isterim. Çünkü içimde biliyorum: mükemmel olmak, özgür olmamın önüne geçer. Mükemmel olursam, artık gelişemem. Gelişememekse, benim için bir tür iç çürümedir.

Hata yapmak, bazen bir soluk almak gibi gelir. Bir kusur, bazen içimde tıkanan duygulara açılan bir kapıdır. “Doğru” olanı yapmaya çalışırken ruhum susar; ama bir hata yaptığımda, içimdeki ses konuşmaya başlar. Bazen bilerek hata yaparım. Sırf o ses tekrar gelsin diye. Kendimi tekrar duyabileyim diye.

Bu yüzden mükemmelliğe direnmek benim için bir zayıflık değil, bir içsel savunma mekanizmasıdır.

Çünkü mükemmellik bana göre bir kapan, bir cam fanus. Güzeldir ama havasızdır.

Ben biraz eksik kalmaya razıyım. Hatta o eksiklikle gurur duyuyorum.

Çünkü orada hâlâ dönüşebilecek bir ben var.

Benim terazim esneklik.

Ağır basarsa hafif kalana bakarım.

Bozulursa dengem, ne iyi… yeniden kurarım.

Ve her yeniden kurduğum denge, bir öncekinden daha bana benzer.