Tanrılar ve sanrılar

bu aşktan fazlası, aşkın vaat ettiği şeylerden fazlasını gördüm. çünkü benim sana vaat edebileceğim şey: aşk; iki insanın birbirlerinin beyin kıvrımlarında, ruhunda gezmek, birlikte susabilmek. mesela bir roman yazmak. birlikte kaldığımız yerden diğerimizin devam ettirdiği bir hikaye. iki kişinin bir evren yaratması.
ben aşkı izledim; daha fazlasını vaat eden bir ruh göremedim. bir eksikliği kapatmanın arzusu vardı, taşanı paylaşmanın derinliği yoktu. hatta kendimi daraltmak zorunda kaldım. çünkü hissettiğim şey, sadece entelektüel seviyede anlaşılmamanın bıraktığı bir takdir oldu. kimsenin ruhunda yankı yapmadı. ben, geceleri duyabildiğim tek ruhun kalıntısıyla müzik tüylerimi ürpertirken, taşanı bir şeylerle karaladım. arzularımı düşündüm; ne kadarı benden çıkıyordu, onun muhasebesini yaptım. sen sessizce buzda kaydın. tüm uzay boşluğuyla iletişim kurar gibi. ikimiz de bunu bir propaganda gibi değil, sessizce yaptık. çünkü denklik umudumuz bitmişti, kendimize döndük.
kalacaksan, taş ve ruhunu öptüğün her anı birlikte karşılayalım.

evet, ben hayal kurarken bir tanrı gibiyim — ama hangimiz değil? benim hayallerim birkaç an. onun içinde yoğunluklu gerçeklik olduğunu biliyorum. ama bir kere bile duyulduğunu hissetmek… bu, bence uğruna yaşanılacak bir şey.
hayal, bir anın bazen katili, bazen ilhamıdır. ben hayal ettiğim şeyleri aynen yaşamayı düşünmedim. benim hayallerim bir ilham olarak yankı buldu içimde. bir tema. anın götürdüğü yere doğru su gibi akmanın, akış hali. gerçeklikle dengelemek için o kadar çaba sarf ettim ki, büyük bunalımlarım oldu.
istediğim yere gelememiş olsam da her seferinde hayal kırıklığı, yeni bir şey öğrenerek tuğla tuğla inşa ettim. ama en nihayetinde hepimiz topraktan yaratıldık. buna inanıyorum. benim de niyetlerim, o bayağı bulduğum yerlerden çıkabiliyordu. işte bu fark ediş beni özgür kıldı. bir soytarının ya da filozofun yargılayacağım ya da özeneceğim bir şeyi yok. eğer o an beni özgür kılıyorsa, ben oyum. artık rijit bir fikrim var:
özgür olan üstündür.
korkumdan dolayı bir olmuş değilim. her an oluş olmak istiyorum.
ve yine aynı yere geliyorum:
hayır, okumadım. çünkü bayağı bulmuştum. ama artık deneyeceğim.

Entropi

Davun
Uç benim boynumun soytarısı
kirle her cemreyi bana doğru olan
unuttum güçbela soluyan perdeleri
dudaklarımı ısırdıkça kabaran akşam
unuttum onu da.
Zaten bir tanım değil midir
tavsayan düşüp kalkmalara
hüznün hacanası diye bildiğim akşam
bir tanım değil midir o kıyısız ellerimiz
fırça çekmeye doğru ölümün bacısına
parmak atmaya doğru şiir okuyaraktan
aşk -bir tanım değil midir-
kusturucu güzellikler ardından.
Her tanım bir ağı parçalıyor gibi çevremizde
azgın atlar boşandıkça sesimin avlusundan
uç benim boynumun soytarısı
dölle ovalı yüreğimi akarsuyunnan
göğsümde serinleyen akçıl kuşların
esirgeyen bağışlayan DİRENME’nin adıyla
indir koynumun yılgısını mor bulutların ordan
indir, indir de
geceleyin dupduru bir iniltiyi
bağrımdaki sağırlıkla değiştirmeye doğru-
Fırlamayım, bıktım tanımlanmaktan.
Leş yiyen akçıl kuşları severim çünkü
akçıl göçmen kuşları çünkü
çünkü özentisiz taşra yanakları
gibi çarşılara ilşkin
firegili göklerin altında olmak gibi
yatırları severim
paskalya tatilini.
Her tanım zorlu kilitlerdir belki de
çaput yıldızları aşka dayalı duran
uç benim boynumun soytarısı
böğrümde avrupalı atları koşuşturan
aşkım, tanımım, yanaşmam.

— İsmet Özel

Tek cümlesini hatırladığım bir şiirini okumuştu bana: “Şafaklar oldu.”
Ben bilen değil, hisseden biriyim galiba. O gün bana siyah beyaz değil, gri olduğumu söylemişti. Belki de küçük çocukların birkaç marjinal düşüncesinden böyle söylemişti, hatırlamıyorum. Kıyıya vuran dubanın üstünde birbirlerine baktılar; güzel bir sahneydi. Sitem etmiyorum. O kadar zor yazıyorum ki, galiba ben de tükeniyorum.
Evet, bazı şeyler düşünüyorum, yazıyorum.
Ben onlar değilim; onlar bir zamanlar ben olsalar da…
Bu ne demek, onu da bilmiyorum.
Kalemim çok ağır, aksak.
Keşke diyorum sadece; devam ediyorum.
Hislerime ulaşamıyorum.
Sanki kendi kendimi ikna ediyorum.
Suni bir sancı mı veriyorum kendime?
Kafka’nın “Özgürüm, bu yüzden kayboluyorum.” cümlesini gördüm bugün.
Bunun hakkında etik, ahlak, toplum üzerine birçok yazı yazılmıştır.
Herkesin adına konuşamam, düşünebilirim belki.
Fakat farklı bir varyanttan, dahası olur mu bilemem.
Küçümsemiyorum…
Ama hislerimi izlemek sanki tekillikten kuantum verisini
bir saatin yelkovanına aktarıyorum.

“Aşk bir tanım değil midir kusturucu güzellikler ardından?”
Evet, ben de bir mektup yazdım ve müziğe emanet ettim ve bu yüzden gökte değil yeryüzündeyim.

De profundis

İki gündür yoldaydı. Uzakta harabeler görünmeye başlamıştı. Onları gördüğünde, hiç bu hâle geleceğini tahayyül edemeyen insanları düşündü; belki kendisi de edemezdi.

Harabelere vardığında tek ihtiyacı, rüzgârı kesecek dört duvardı. Bu ihtiyaçla, merakın harmanlandığı meseleydi ona göre: İnsan ne kadar kötü durumda olursa olsun, nefeslenecek vakti varsa lüks dürtülerini de ihtiyacının içine katar, o potada eritirdi.

Etrafı keşfetmeye koyuldu. Geceyi geçirebileceği bir yer buldu; bir binanın her türlü tehlikeye “beklenmemeye” izin vermeyen bir köşesini seçti. Ateşini yaktı, uykuya hazırlanmaya başladı.

Harabeler gece daha çok şey anlatıyordu. Hem bir hiçliği hatırlatıyor, hem de bir anlam katma mücadelesi taşıyor gibiydi. Sanki “neyse oydu” ya da “ne isterse oydu.” Üzerine düşünmek istedi ama kendini zorlamadı. Anlatacakları bir şey varsa, ona bir şekilde yansıtacaklardı; onda bir kıvılcım yakacaklardı… ya da hiçbir şey olmayacaktı.

Sabah, güneş tozları parlatarak gözüne çarptı. Gözünü açarken eliyle güneşi engellemeye çalıştı. Kül olmuş ateşi gördü, esnedi ve kalktı.

Binada işe yarar bir şey var mı diye aramaya koyuldu. Katları tek tek araştırdı ama eline sadece korunmuş bir defter geçti. Çantasına attı. Haritasını açtı ve bir sonraki durağına baktı: önce sahile inmeliydi. İki günlük bir yürüyüş olacaktı.

Yola koyuldu.

Bugün fazla esmiyordu. Hava duygusal değildi anlaşılan. Güneş batmaya yakın, kalın gövdeli bir ağaç seçti; ateşini yaktı ve gece yine geldi.

Çantasını karıştırırken eline defter geldi. İçinden düşündü: “Hep de böyle olur. Defter elimize ilişir; anlatılan her hikâyede duyduğum gibi.” Hafif gülümsedi.

Kendini bir dramanın içine de atabileceğini düşündü ama duyduğu hikâyelerdeki dramalar kusursuzdu. O ise kendini zorlarsa ancak bir rol alabilirdi sanki. Belki onda bir yanlışlık vardı; ya da belki “bu hayatta yerim yok” dramasını yaşıyordu. Belki de o hikâyeler fazlasıyla duyulmak istiyordu.

Defteri açtı ve rastgele bir sayfayı okumaya başladı:

“Uyanık mısın? Neden gözlerin kapanmadı hâlâ; yoksa beni mi düşündün? Umut bana öyle söyledi… biraz yalancıdır ama günü kurtarır.

Benim gücümü artırır.
Neyse, keselim; nasılsın? Haber alamıyorum senden. Yıldızlar benimle konuşmuyor.

Biraz sitem ettim gibi… o kadar hakkım var galiba, ne dersin? Katılmaz mısın? Evet, haklısın. Sen her şeye sahipken ben değilim.

Ayrıca bu zincirler biraz sıkıyor.
Artık kurtulmamı tavsiye eder misin?
Doğru, aslında ben bilirim… ama fikrini duymak isterdim; burada biraz.

Eskiyen bir hatıra, vitrin süsü gibiyim. Bana biraz ses vermelisin.
Evet, özür dilerim; haddimi aştım. Sen keyfine bak. Bu vitrinden seni izlerim; bir yere gidemem. Evet, böyle sözleri sevdiğini biliyorum.

Burada olacağım. Ben bekliyorum burada. Zincirlerim aslında biraz rahat.

Şimdi daha iyiyim. Kendine iyi bak.
Mutlaka görüşeceğiz “

Çok da anlamlandıramadı ama en azından zihni başka bir düşünceyle meşgul olmuştu. Gözlerini kapadı, ellerini göğsünde birleştirdi ve ateşe sırtını döndü.

Uyandığında güneş doğmamıştı. Üşümüştü. Şafak söküyordu. Sahil kuzeydeydi; temposu yeterli olursa bu gece varabilirdi ama karanlıkta gitmek istemiyordu.

Mahmurluğuyla toparlanıp kuzeye doğru yürümeye başladı. Kafasında defterdeki “vitrin” imgesi dolanıyordu. O kadar yalnız kalmıştı ki dışarıdan aldığı herhangi bir şey zihninde yer edebiliyordu.

Öğlen güneşine lanetler okudu. Öfkelenecek bir şeyler bulması güzel olmuştu; belki bu da bir ihtiyaçtı. Gölge bir yer aradı. Orada bir araba vardı; gitti, yere çömelip arabaya yaslandı. Burada, geçerli bir mazeretle dinlendi.

Böyle anlarda geçmişten birkaç enstantane görürdü. Belki bilinç akışı arabayla tetiklenmişti ama o görmezden gelirdi; onun için sadece “şu an” vardı. Ne bir mirası, ne yarını… Acaba gitmek istediği yer bir “yarın umudu” mu verecekti ona?

Kendini uygun şartlarda büyüyebilen bitkilere benzetti; sonra bu benzetmeye bir süre sonra anlam veremedi.

Yola devam etti. Gözlerini yere çevirdi ki adımlarına bakarken uzak olan sadece bir sonraki adım olabilsin. Bunu içgüdüsel yapmıştı.

Güneş batmaya yakın, tahmin ettiğinden daha hızlı sahile varmıştı. Geldiği kayık, onu bağladığı yerde hâlâ bekliyordu. Bu gece burada kalacaktı; yarın sabah denizi aşıp topluluğuna geri dönecekti. Gözlemlerini paylaşacaktı ama tek gözlemleyebildiği, kendi içindeki sessizlikle olan diyaloğuydu.

Sanki gözleri ters dönmüş; yol boyunca kafasının içine bakmıştı.

Ateşini yaktı. Düne göre daha huzurluydu. Defteri açtı ve okumaya başladı:

Bir yer var uzakta; gitmek imkânsız gibi. Yollar bozuk, taşlı. Bense rüzgâr gibiyim: hem deli, hem istikrarsız.
Bir ev… bir kulübe… İçinde iki kişi. Kitapları var, şömineleri var. Genlerime işleyen bir görsel bu; bir kitaptan alıntı gibi, fazla imgeli. Bir uçurtma sanki: göğe kalkacak ama ipi elde değil.
Devlerle karşı karşıyayım. Devler hem kurnaz, hem güçlü. Ben küçülüyorum.
İdealize ettiğim dünya böyle değildi. Sonunda ben kazanmalıydım. Ama burada herkes “özel” “mükemmel” . Matematik bile yok: iki artı ikinin sonucu yok; bir sonu yok. Bağlantı yok, örüntü yok. Sadece tekerrür var.
Geleceği bilirsen, o gelecek bilinemez. Bu da bir tür ceza.
Bakışlar… namlu mu ki? Terliyorum. Eziliyorum. Hayatımın bir dönemi sanki sınırlı. Şans benimle mi, değil mi? Gereğinden fazla deri değiştiren bir yılanım. Burada yılanın bir imgesi bile yok; sadece “deri değiştirmesi” var.
Anlaşamıyor muyuz? Olsun, anlaşırız.
Ben bir kaosum; sense muamma.
Devler nasıl bu kadar kurnaz olur? Ben özel olmalıydım, çünkü eksiğim. Adaletli olan bu mu? Sonunda ben kazanmalıyım.
Gözlerimi açıp bir şarkı söyleyebilirdim belki… Karnımdan konuşmasaydım. Vücudum kasılırken boğazım düğümleniyor; nasıl yapayım? Sıramı bekliyorum. Çünkü adım bir şeyler ifade edecek. Ama toparlamaya çalıştıkça dağılıyorum.
Belki kesinlikten uzak olmak beni endişeye sürüklemiyor. Beni korkutan, kesinliğin beni bir yola zorlaması: yanlış yola girip vazgeçememek.
Midemde hep kapalı bir hava. Güneş açmıyor. Ve şu sıralar, uzun zamandır “mutlu” ve “huzurlu” olduğum yer şu: uyuşuk bir bedenle ve uyuşuk bir zihinle yatmak, uyumak;
Güneş bende de açılsa… gözlerim parlayacak. Parıldayan gözlerim bir umut ışığı yakacak.
Ben kaosum, sen muamma.
Savaşlarım yılgın geçiyor. Hiç muzaffer olamamış bir komutanım ben: büyük umutlarla başlayıp, kuşatma direnç gösterince terk eden.
Ama bir kale ile bir insan aynı şey değil. İnsanlar kale ise bile: ya kapıdan girersin ya da dönersin. Başka türlüsü olamaz.
Kaybettiklerim, kuyruğuma takılmış tenekeler gibi… beni aşağılıyor, zulmediyor
Ben bir baykuşken kartallara saldırabilirim. Mantığı yok; ama yapabilirim. Çünkü yapabilirim. İstemek ve irade göstermek benim tasarrufumda.
Bir gün bir dev gördüm: mabedime yeltendi. Kapılar açıktı ama mahremi göremedi. Dev dalamadı, yapamadı. O da bilir ki kapılar sadece “açılırsa” anlamlıdır.
Kale fethedilemez. Kale seni içine alır.
O kapılar bana açık mı, bilmiyorum.
En azından devin girdiği ve hoşça vakit geçirdiği yer… Ben oralarda durabilir miyim? Ben o avludaki kuyuya inebilir miyim?
Kuyu üzerime kapanmadan suya indiğimde, idealize ettiğim suyun zehri beni zayıflatır mı? Boşluğa bakıp boşluğu nasıl doldururum?
Askerlerimle geldiğimde, kalenin kapıları bana sonuna kadar açılır mı? Ve cennete girebilir miyim?

Hepsi muamma.
Kendimi bir kumandandan ziyade bir dilenci gibi hissetmemi ne önleyebilir? Arzu ediyorum. Ama dingin bir akıl, beni gerçekten güçlü kılardı.

Ama hayat bu: Güneşin doğmasını engelleyemezsin.

Bu sefer bir şeyler söylüyor gibiydi gerçekten. “Çevredeki en sıkıcı defteri bulmuş olabilirdim,” diye düşündü. Geçmiş güneşli günleri anlatan bir defter olamaz mıydı? Zaten karanlık olan bu durumda, karamsar ve felsefi olduğunu düşünen birinin günlüğünü neden okuyacaktı ki?

Demek ki karnın tokken ne hissedeceğini de seçebiliyordun. “Bu adam bu zamanda nasıl hayatta kalırdı acaba?” diye düşündü.

Bunları düşünürken yıldızlara bakarak uyuya kaldı.

Şair, Katil ve Maktul

İlk defa gerçekten biri öldü bu köyde. Katilin kim olduğu önemli değildi; ne yapar, neyle uğraşır, ölen bunları bilmedi. Ölen için o, sadece “katil”di. Çevredekiler de onu öyle belledi. Haksız da değillerdi; çünkü birini öldürmüştü bir kere. Leke silinmezdi, ölü de dirilmezdi.

Bir bahar günü tanıştı şair, katil ve maktul.

Şair beylik laflarını etti; en mükemmel, “olması gereken” adamı tanıttı. İnanmıştı maktul. Katil ise “Doğru,” dedi sözlere. Pek akıllı da değildi ikisi de; dinlediler şairi. Biri inandı, biri de öyle olduğuna kanaat getirdi.

Katille maktul, birbirleriyle zaman geçirmeye başladı. İlgisini bir şekilde çekmişti maktulün.

Bir gün maktul buz kesmeye başladı —yaz gelmişti halbuki. Eskiden kıpır kıpırdı, şimdiyse kımıldamıyordu. Katil, şairin sözlerinin gölgesinde hâlâ mağrurdu ama yaptığı apaçıktı. Şairin anlattığı adam değil miydi o? Pek akıllı değildi; onu severken öldürmüştü.

Cinayeti görenler de oldu, onlar da hükmünü verdiler: Yanlış yapmıştı. Ama ortada buz kesmiş bir ceset ve cinayeti gören köylüler vardı artık. Affetmesini isteyeceği tek kişi ise buz gibiydi.

Gülleri sevdiğini hatırladı maktulün…

Desiderium

Dümenin arkasından karanlığa doğru baktı. Elinde gaz lambası tutan miçonun loş ışığının dalgaları eskisinden daha bilinmez yapmasını gördü.

Fırtına doğruydu. Denizin onlara savaş açması doğruydu. Ama kuzey yıldızının yokluğu, pusulanın yönleri ayırt edememesi yanlıştı. Nereye gittiklerini bilmiyorlardı.

Kaptan dümeni ilk çevirdiği andan itibaren pusulası ve yıldızı dışında bir şeye bakmamıştı. İlk defa gemidekilere baktı. Güvertede sadece uyuyorlardı; onları hiç uyanık görmediğini anımsadı. Ama olamazdı.

Dikkat kesildiğinde yavaş yavaş uyandıklarını gördü. Hepsi endişeliydi. Yön yoktu. Halbuki o limana birkaç gün önce gitmişlerdi ve sadece kaptan biliyordu yönün orada kaybolduğunu. Neden orada beklememişlerdi peki?

Yavaş yavaş hatırlamaya başladılar. Kaptan hatırladı. Halkı onlara bir yarın daha vermemişti gençliğindeki ziyaretinden sonra. Kalıcı olmak istemişti.

“Evet, bir evin olabilir ama bizden biri olamayacaksın,” demişlerdi.

Üstelik pusulası da orada düşmüştü. Bu onların hakkıydı. Limanın ve toprakların sahibi onlardı. Ama şimdi ne yıldız ne de pusula vardı.

Tayfadan biri eve dönüp ticaret yapalım dedi. Öbürü yeni bir liman bulalım dedi. Hepsi haklıydı belki. Ama kimse bu yolculuğun hiçbir zaman neye doğrulduğunu düşünmemişlerdi. Sadece yıldıza bakarlardı.

Kaptan hem yıldıza hem pusulasına.

Şimdi herkes cahildi. İlk defa denize açılmışlardı sanki. Ulaşamadıkları o yön onların gece uykusuydu, sabah ne yapacaklarını bilmeleriydi. Elbette o konforda küçük endişeler büyürdü. Gemiyi de onlar yürütürdü belki.

Eve dönmek utanılacak bir şey değildi. Bir limanları yoktu artık.

Peki niye gelmişlerdi buraya kadar?

Kaptan kaptan olmuştu, tayfa tayfa. En sonunda yerleşecekleri liman yıldızla birlikte gitmişti.

Torino Kedisi

Bir kadın, bir kedi ve bir çocuk.
Bir tane ceset var ama mezar yok; hareket eden hiçbir şey tanrı olamıyor. Medusa birkaç yazıttan korkuyor. Çocuk gittikçe zayıflıyor. Metruk şadırvan, yağmurla iki kere kadını, kediyi ve çocuğu yıkıyor. Çocuk hâlâ kaderci; yağmurun gözyaşı olduğuna inanıyor. Kadın şefkatli ama zalim, kediyi okşuyor. Çocuk kediyi kıskanıyor; belki kedi de çocuğu apansız tırmalıyor. Şadırvana çökmüş ceset, çocukla karışıyor.

Çocuk sordu: “Niye peki?”
Kadın cevapladı: “Her şey bir şeye hizmet etmek zorunda değil. Yaşam sınav değil, şu andır.”

Çocuk gökyüzüne baktı; inançlarını harcadı. Kediyi bir daha kıskandı. Cesedin varoluşu parçalandı. Çocuk toprağın altından konuşuyor; kadın kazdıkça çocuk gömülüyor.

Çocuk “bir yolunu bulurum” diyor. Kedi ortalarda görünmüyor. Medusa belirmiyor. Çocuğun sağ omzu ağırlaşıyor. Şadırvanın dibindeki ceset ağırlaşıyor.

Masal

Krallığın Ormanı’nda bir heykel vardı. Onun hakkında rivayetler, hikâyeler anlatılırdı. Derlerdi ki, bir adam onu yontarken yaşlanmış. Ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış bilinmiyor; ama biz onu ormanın ortasındaki heykelden ve altındaki yazıttan biliyoruz:

“Mermerden vücudun… Gözlerin, neye bakıyor gözlerin?
Mermer değilken, aynı yere bakardık.
Seni yonttum ve etrafına çocuklar koydum.
Vurduğum her darbe, özlemden ve hayattı.
İpimi bağladığım bir kütlesin.
Dünyanın öbür ucuna da gitsem, ip uzardı ardımdan.
Ve bazı geceler senin kıpırdadığını düşünürdüm; hatta ölçerdim parmaklarımla.
Kafamı kaldırdım, yıldızlara doğru baktım. Sen bakmadın.
Takım yıldızlarını sana gösterme umudum hiç bitmedi.
Her gün başka bir yıldıza baktım, hepsi aklımda.
Bir gün bakarsan gökyüzüne, beni yanında bulursun. Çünkü Pinokyo’nun duasını senin için diledim.
Bir gece… Önce bana, sonra yıldızlara baktın.
Birden, gözlerini tekrar boşluğa diktin.
Sana tüm gece yıldızları anlattım.”

Ve anlatılan odur ki, o heykel geceleri gerçekten hareket edermiş. Kesik ip hala dururmuş fakat ona bağlı bir adam beklemezmiş.

Yargılama üzerine

Çok sevdiğim bir dize var İsmet Özel’e ait:
“Hata yapmak fırsatını Âdem’e veren sendin; bilmem onun talihinden ne kadar düştü bana.”

Hepimizin öğrendiği ve zamanla kalıplaştırdığı doğrular var. Bazılarını sorgulamaya bile korkarız; çünkü zihnin bütün işlemleri o temel kodların üzerine kuruludur. Bu kodlardan birini değiştirmek, günlük konuşmalardan bir “merhaba”ya kadar her şeyi sekteye uğratabilir. Hatta sanki tüm dosyalar yeniden açılıp tek tek gözden geçirilmek zorunda kalır.

İnsanları da çoğu zaman bu doğrular üzerinden tartarız. Bu bana hep benlik ve egonun bir tezahürü gibi gelir: varlığını meşrulaştırma çabası. Çünkü daha doğrusunun ihtimali bile insanı içten içe rahatsız eder. Doğru değişirse, kişi de değişmek zorunda kalacaktır; kimse kendi temel yazılımını öyle kolay kolay riske atmak istemez.

Ben insanları çok yargılardım. Evde öğrendiğim buydu. Ama yargıladıkça yaşadığım alanın daraldığını, yetişkinliğe geçiş sürecimde yavaş yavaş fark etmeye başladım. İçimden gelse bile hata korkusuyla duraksadığım anlar çoğaldı; çünkü dışarıyı ne kadar eleştirirsem, içimdeki yargıç da o kadar katılaşıyordu. Bir başkasına aptallık ya da hata hakkı tanımadığım her durumda, kendi hakkımdan da vazgeçtiğimi çok geç fark ettim.

Bu yüzden bu dönüşümü bir kişisel gelişim meselesi olarak değil, özgürlüğe atılan bir adım olarak görüyorum. Bahsettiğim şey, sadece hata yapma korkusu değil; insanın kendi alanını, kendi nefesini daraltması.

Pragmatik bir yerden bakınca bile, yargıyı gevşetmenin bize zarardan çok faydası var. Çünkü yargı, başkalarından önce bizi sınırlar. Yargı ne kadar keskinse, hareket alanımız da o kadar kısıtlı olur.

Yine de her düşünceye bir dipnot gibi eklemeyi doğru bulduğum ölçülülük meselesi var. Her istisnayı önceden düşünebileceğimi sanmıyorum zaten iddiadan ziyade belki ölene kadar her düşünceyi bir tez gibi görmek ve gelişmelerine izin vermek yapabileceğim en doğru şey gibi geliyor bana…

Hikaye

Bir sabahtı.
Gözlerini açtığında, içindeki ağırlık dünü çağırmaya başladı.
bahçede gömülü adam geldi aklına.
Mezarını belli belirsiz yapmıştı; tamamen gizlemek için de uğraşmamıştı.
Belki de sırlarıyla tek başına yaşamak zor gelmişti.
Bütün gün kimsenin tanımadığı, görmediği biriyle kim sohbet etmek isterdi ki?
İhtiyaçları için çarşıya inmeye karar verdi.
Kapıdan çıktığında mezara bakmadı.
Yola çıktığında arabacıyı gördü, selamını verdi.
İçinde bir yaşam kıpırdadı.
Çok ileri gitmediği sürece o da normaldi.
İnsanları tavlayacak kelimeleri yoktu, ya da kabul görecek bir statüsü.
Statü onun için değil, diğer insanlar için etkileyici kokusu olan bir parfümdü.
Güzel kokarsan tuhaf olmazsın.
Bu sırada kendini çarşıya yakınlaşmış buldu.
Eşrafla esnaflar toplantı yapıyordu.
Kalabalığı makul uzaklıktan dinlemeye çalıştı.
Birine yanaşıp sordu:

— “Neler oluyor?”

Esnafın tartıda hile yaptığına dair bir söylenti vardı.
Onu tartışıyorlardı.
Durum insanları şaşırtmış ve kızdırmıştı.
O da buna şaşırmıştı.
“Sapmak olduğu sürece sapan olacaktı,” dedi içinden.
Herkese yüksekten bakan gözlemci…
Eğer ki mutlu olsaydı, bir ihtimal onlar gibi olurdu.
Ve belki insan, yetersiz hissettiği için karşılaştırmanın olmadığı bir yerde kendi ideallerini yüceltip kalabalıktan ayrışıyordu.
Hatta… nasıl başkasının yüreğini acıtan şeylerde mantıklı olabiliyorsak, uzaklaşma bir objektiflik sağlıyor olabilirdi.

Kaçmak mı vardı? Gerçek mi?..

Bir tanıdık gözüne ilişti.
Ona doğru uygun mesafeye gelene kadar çarşıya baktı,
sanki alacağı bir şey varmış gibi.
Yanına geldiğinde, ona bildiği halde tekrar sordu:

— “Neler oluyor?”

Kadın ona tartı olayını anlattı.
O da bir tepki vermek istedi.
Kabul görür normlar üzerinden:

— “Evet,” dedi. “Büyük yozlaşma. Dünya artık farklı bir yer oldu.”
Kadın da onayladı:
— “Evet, eskiden böyle değildi.”

Kadının acelesi var gibiydi.
Hal hatır sorup, onun gözlerinin neler gördüğünü sormak istemedi.
Birbirlerine temas etmeden dünyaya bakmak, daha az mide bulandırıcıydı.
Geri eve döndüğünde, bahçenin kapısını açık buldu.
Kapattığını iyi hatırlıyordu.
Bu sefer mezara doğru baktı.
Üzerinde tomurcuklanmış bir çiçek vardı.
Üzerine varmak istemedi ama bütün güzelliği ve ihtimaliyle oradaydı.
Acaba açacak mıydı?
Açarsa güzel olurdu.
Bazen yılgın bir istek, insanın tek çaresi gibi olur.
Gözlerini kapıya çevirip merdivenleri çıktı, uzandı.
Sigarası sessizlikte çatırdarken, onu eğlendiren, üzerinden yük alan değil, kanıksatan bir kitap seçti.
Yarım sigarasını küllüğe koydu.
Dumanı tütüp yukarı doğru çıkarken, sapmamasını istedi.
Sabah olmuştu.
Gözleri şişmiş, ciğerleri ağrıyordu.
Cama çıkıp sigarasını ciğerine çekti.
Mezara baktı.
Çiçek hâlâ tomurcuktu.
Sanki her an açacaktı ama açmamıştı.
Güzellik süreç ister miydi, yoksa olur muydu?
Belki birazdan.
Ya da yarın açacaktı.
Belki… beklemeliydi.

All boundaries are conventions

All boundaries are conventions

Tüm sınırlar uzlaşmadır.

Ama kimler arasında, neyin karşılığında ve neden?

Müziğin büyüsü ve bu replik bir araya gelince, anlam arayışına yeni bir kapı aralanıyor.
Tüm sınırlar uzlaşmadır — peki bu ne demek?
Biriyle düşman da olsak, aşık da olsak — bir sınır hep vardır.
Sadece yer değiştirmiştir. Yakına çekilmiş ya da uzağa itilmiştir.

Tarz olarak bu tür şeylere cevap vermeye değil, soru sormaya yatkınım.
Bir şeyi soru sorarak büyütebiliriz.
Soru, bir boşluk değil — bir alan açar.
Ve o alanda, cevaba benzeyen ama cevaptan daha zengin olan birçok şey belirir.
Çünkü cevap aramak bazen tekillikle sınırlanmaktır.
Çok tecrübeli olduğumu söyleyemem.
Bu da kendimi bilme tavrı takındığım bir beyan değil.
Bir şeyi düşünürken içimde bir meclisle yaşıyorum.
Ve o mecliste, niyetimin asıl neyden çıktığını sorgulayan bir muhalefetle de birlikteyim.

Tüm sınırlar uzlaşmadır — evet.
Sadece düşünebildiğim, hissedebildiğim kadarıyla ve kelimeye gelmeyen bir yığınla beraber.

Zaten müzik…
Kelimelerin tarif edemediği ne varsa,
müzik onu üstlenmiş.